Altay Oktem Roportaji

Altay Oktem Roportaji

Eylül Küçükakın;
Merhaba Sayın Öktem.


Altay Öktem;
Merhaba.


Öncelikle, okurlarınız tarafından da çok iyi bilinen "Hiçkimseyi özleyecek kadar çok sevmiyorum kendimi" sözünü sürekli kullanmanızın nedeni ve sizin için anlamı nedir?


“Hiç kimseyi özleyecek kadar çok sevmiyorum kendimi” Penguen dergisindeki bir yazımda geçiyordu. Söylediğiniz gibi sürekli kullanmadım o sözü. Ama tuhaf bir biçimde yayıldı, benimle bütünleşti. O denli yayılmasında, www.altayoktem.net’in açılış sayfasında yer almasının da payı oldu. Site, bir tür fan sitesi olarak hazırlandı, benim bir müdahalem olmadı. Siteyi hazırlayanlar o sözü öne çıkarmayı tercih ettiler demek ki. Açıkçası ben bunu bir kez yazdım ve yayılsın diye bir çabam olmadı. Yazıyı yazdığım dönemdeki ruh halimi yansıtan bir söz. Sanırım birçok kişinin ruh haline denk düştüğü için o denli etkili oldu. Bunları söylemem, o sözü yadsıdığım anlamına gelmiyor. Elbette sonuna dek arkasındayım sözümün ve elbette hiç kimseyi özleyecek kadar çok sevmedim kendimi, hala da sevmiyorum. Çünkü özlem, kişinin kendisiyle ilgilidir. Başkası araçtır burada. İlk sevgilimi özlemem, ilk sevgilimle birlikte olan “ben”i özlememdir aslında. Sevgili, sadece araçtır. Özlem, insanın kendisine dönük bir duygudur ve diğeriyle pek ilgisi yoktur. Özlemek bencilliktir. Kendini sevmek, kendini yüceltmektir sadece. Hayatımın hiçbir dönemini ve hayatıma girip çıkan hiç kimseyi özlemedim şimdiye kadar. Özleyecek kadar çok sevemedim, çok abartamadım kendimi. Özeti bu.


Sayın Öktem, ’Genel kültürden özel kültüre:101 fanzin’ , ’Şehrin Kötü Çocukları’ adlı şiir fanzin antolojisinde ve de özellikle ‘Şeytan aletleri’ adlı kitaplarınızda fanzinlerden, fotokopi afişlerden ve demolardan bahsediyorsunuz. Toplumumuzdaki yeri ve etkilerinden sizce bu kitaplarınız, özellikle gençlerimiz ve kendini genç hissedenler üzerinde nasıl bir etki bırakmıştır?


Fanzinler bir dönemin, özellikle de 90’lı yılların çok önemli bir iletişim aracı bence. Sonra yavaş yavaş önemini yitirdi ve 2000’li yıllarda yerini internet üzerinden hazırlanan e-zine’lere bıraktı. Heyecan, hız ve hareket yıllarıydı 90’lar. Fanzinler de bunun dışavurumuydu. İyi bir fanzin takipçisiydim, bu birikimi kendime saklamak yerine ülkemizdeki fanzin tarihini ele alan bir araştırma, inceleme kitabı hazırlamayı tercih ettim. O dönemde underground müzik de oldukça etkiliydi ve çok fazla sayıda demo hazırlanıyordu. Demolar, şimdiki gibi albüm çıkarmak isteyen grupların müzik firmalarına sunmak için hazırladığı şeyler değildi; doğrudan dinleyiciye ulaşmak için hazırlanırdı ve dinleyici bu demolara ne yapar eder ulaşırdı. Fanzinler derginin ilk basamağı olmadığı gibi, demolar da albümün ilk basamağı değildi. Bambaşka ve kendiliğinden var olan ürünlerdi bunlar. Altkültürün bu varoluş sorunsalı beni her zaman ilgilendirmişti ve elimde yeterince veri olduğuna da inandığım için bu çalışmalara giriştim. Çok fazla da düşman kazandım. Kendilerinin yeraltındaki huzurunu bozduğum düşüncesine kapılanlar oldu ve saldırıya geçtiler. Hala da bu yüzden bana diş bileyenler var. Sonuçta önemli bir kaynak kitap hazırladığıma, ciddi bir sosyolojik çalışma yaptığıma inanıyorum. En azından İngiltere ve ABD’den sonra bu alanda, bu denli kapsamlı yayın hazırlamış olan üçüncü ülke Türkiye oldu dünyada. Ama kimin umurunda, o başka mesele…


Son kitabınız ‘Sık Rastlanan Hastalıklar Atlası’ adlı kitabınız hakkında söylemek istedikleriniz nelerdir?


Sık Rastlanan Hastalıklar Atlası, ezber bozan bir kitap. Popüler kitaplarda hastalıklar her zaman trajik yönleriyle ele alınmış, mücadele ve korunma yöntemleri bir çeşit ders anlatma yöntemiyle okura sunulmuştur. Ben, işin eğlencesini ön plana çıkardım. Bir yanıyla tıp kitabı, bir yanıyla da mizah kitabı oldu Sık Rastlanan Hastalıklar Atlası. Çünkü içindeki tüm bilgiler doğru ve bilimsel. Ama o bilgileri aktarma biçimim ve dilim mizahi. Okurken gerilmiyor, aksine eğleniyor insan. Bence hastalıkla bile eğlenebiliriz, yeter ki doğru yerden bakalım hayata…


Sizin için özel olan ya da en çok eleştiri aldığınız kitap hangisidir?


Benim için sadece şiirlerim, şiir kitaplarım özel. Elbette tüm kitaplarım, deneme, inceleme, roman, öykü… hepsinin ayrı bir yeri var ve hepsi de belli bir bakışın, birbirini tamamlayan öğeleri. Ama şiirin hayatımdaki yeri ayrı olduğu için, şiir kitaplarımın da yeri ayrı. En çok eleştiri aldığım kitapsa, Şeytan Aletleri. Eleştiri demek hafif kalır, en çok küfür işittiğim ve saldırıya uğradığım, başka bir açıdan da en çok taktir aldığım kitap oldu bu.


Türkiye'de bir kişinin yılda ortalama 3-4 kitap okuduğu gerçeğine söylemek istedikleriniz nelerdir? Bu oranı arttırabilmek için sizce neler yapılmalıdır?


Belli reçeteler sunarak bu durum düzeltilemez. Birden fazla Türkiye var. Bu yünüyle de bu ülke benzeri olmayan bir toplumsal yapıya sahip. Feodalizmi, hatta feodalizm öncesi dönemi, burjuvaziyi ve Avrupa ülkelerinde bile pek görülmeyen, Amerika’ya özgü üst burjuvaziyi bir arada yaşayan bir toplum. Sadece akşam yemeğini yemek için özel uçağıyla Paris’e uçanlar, ineklerle aynı yalaktan su içenlerle aynı coğrafyada yaşıyor. Çok geniş bir kesim kitap sözcüğünün anlamını bile bilmiyor daha, bir tek kitap görmemiş ve eline almamış milyonlarca insan var. Bizim okur dediğimiz, toplumun dar bir kesimi ve kitap alıcısı da aynı insanlardan oluşuyor. Ortalama 3-4 kitap okunuyor demek, gerçeği yansıtmıyor. Aksine, dünya ortalamasının kat kat üstünde kitap okuyan bir kesim var. Onların belki de yüzlerce katı olan bir kesimse kitap gerçeğinden habersiz. Bir çeşit Ortaçağ yaşıyorlar ve onların okumasını beklemek, ülke gerçeğinden habersiz olmak demek.


Okuyucularınızdan aldığınız yorumlar doğrultusunda sizce seslendiğiniz kitleye doğru şekilde ulaşıyor musunuz? Bu kitleden beklentileriniz tam olarak nelerdir?


Kendimi bu konuda çok şanslı görüyorum. Okurlarım olumlu, olumsuz her türlü görüşlerini benimle paylaşmanın bir yolunu ne yapıp edip buluyorlar. Doğru kanallardan, doğru şekilde onlara ulaşabildiğimi düşünüyorum. Çok geniş değil, ama sağlam bir okur profilim var. Daha önce bir yazımda da belirttim bunu; bazen üç kişi, binlerce kişiden daha kalabalıktır. Sıradan okurum yok benim. Zaman geçirmek için, ya da aşk gibi, ayrılık gibi, sevgi gibi yaygın duygular hakkında zaten bildikleri, kabullendikleri şeyleri tekrar teremmüm edip kendilerini temize çekmek için okuyan nerdeyse bir tek kişi bile yoktur beni. Sayıca az ama hayata müdahale anlamında etkili, genç bir okur kitlesi var. Onlar benden, ben onlardan çok şey öğreniyoruz. Pervasız bir tarafları da var tabii. En küçük bocalamayı affetmiyor, gerektiğinde dersimi hiç çekinmeden verebiliyorlar. Saygıda kusur ediyorlar yani; en çok da bu özelliklerini seviyorum.


Peki Kitap Okuyoruz . com hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?


Çok titizlikle hazırlanmış, keyifli bir site. Şimdi bütün hedefim, kitaplarımdan birinin sitedeki en çok okunan kitaplar değil, en çok yorum alan beş kitap bölümüne girebilmesi… Kötü yorumlar da kabulüm…


Son olarak söylemek istedikleriniz nelerdir?


Yola devam. Hep beraber.


Röportaj için teşekkürler Sayın Öktem. Başarılarınızın devamı dileği ile.


İrtibat & Düzenleme : Uğur ADSAY




Bilinçli Bir Toplum Adina! 2007-2011 KitapOkuyoruz.com
Sitedeki yazilarin tüm haklari ve sorumlulugu yazi sahiplerine aittir.
Yazilarin izin alinmadan kopyalanmasi ve kullanilmasi 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina göre suçtur
.
kitap ucuz kitap yeni kitaplar en çok satan kitaplar çok satan kitaplar Yemek Tarifleri


Takip Edilenler
Puanlananlar
Röportajlar
Yardim Bekleyen Okullarimiz (!)
Tesekkürler