Prof Dr Fuat Yondemli Roportaji

Prof Dr Fuat Yondemli Roportaji

Bora Bulut: Merhaba Sayın Yöndemli.

Fuat Yöndemli: Merhaba.

Dini içerikli kitaplarınızın yanı sıra tıbbi eserleriniz ve şarkı güftelerinin bulunduğu bir kitabınız var. Yani siz doktor, yazar ve güftekarsınız. Bu süreci bizimle paylaşır mısınız?

Öncelikle bir düzeltme yapayım: Dinî içerikli hiçbir kitabım yok. O konu, benim saham dışında. Ben, müsbet ilimler tahsil etmiş bir tıp doktoru, tıp fakültesinde bir öğretim üyesiyim. Daha 1980’lerde, piyasada tıbbî –ve KBB ile ilgili- kitapların pek bulunmadığı yahut çok az bulunduğu yıllarda, işe öncelikle tıbbî-meslekî kitaplar yazarak başladım.

Sanırım “Mevlevîlik” ile ilgili kitaplarımın kapağına bakarak, böyle bir düşünce sahibi oldunuz. Evet, Mevlevîlik ile ilgili kitaplar yazdım, ama onların hepsini objektif bir bakış açısıyla; araştırıcı, entelektüel bir doktorun gözüyle, anlatılanlara bir mürit veya inanmış gibi değil, tarafsız bakarak kaleme aldım. Konuyu şöyle açabilirim:

Bildiğiniz gibi her sene Aralık ayında Konya’da, Mevlâna’yı anma törenleri yapılıyor. Bu törenler, yarım yüzyıldan fazla zamandır yapılageliyor. Ama bu törenlerde yapılan konuşmalara, daha doğrusu onların basılmış olduğu kitaplara lütfen bir göz atınız. Yapılan bütün konuşmaların ana fikrinin yoğun bir mistik muhtevayla yüklü olduğunu, Mevlâna ve çevresini akla ve mantığa aykırı bir şekilde yüceltmede bütün konuşmacıların yarış içinde olduklarını fark edeceksiniz. Bin dokuzyüz ellili, altmışlı yıllardaki konuşmacıların anlattıklarında konu veya kahraman hep “Mevlâna” diye geçerken, son yıllarda mübalâğanın dozunun gittikçe arttığını, ondan artık “Hazreti Mevlâna” diye bahsedilmeye başlandığını; ama ele alınan konuların üç aşağı, beş yukarı hep aynı kaldıklarını göreceksiniz.

Peki, “Bu Mevlâna merakı nereden çıktı?” diyecek olursanız, onu da açıklayayım.

Hacettepe’de asistandım, yine bir Aralık ayında, ihtifâlin başladığını gazeteler yazıyordu. O sırada “Bu semâ yapan semâzenlerin başı, acaba neden dönmüyor? Bunu araştırmak lâzım” diye asistan odasında, kendi aramızda bir konuşma geçmişti.

Birkaç sene sonra, Selçuk Üniversitesi kurulurken, bana da kurucu öğretim üyesi olarak Konya’ya gelmek kısmet oldu. Tabii gelir gelmez, bu işe koyuldum. Konuyla ilgili bütün kaynakları gözden geçirmeye başladım. Semâzenlerle tanıştım. Hepsini Tıp Fakültesine davet ederek, muayenelerini yaptım, oto-vestibüler sistemlerini araştırdım. Bütün laboratuar tahlilerini, testlerini, röntgenlerini yaptırdım. Semâzenler, bilhassa Bülent ve Şemsi beyler, kütüphanelerini bana açtılar, ellerinde bulunan yerli ve yabancı kaynakları incelememi sağladılar.

O zamana kadar onların başının niye dönmediğini –işe manevî, dinî, tabiatüstü faktörleri karıştırmadan- kimse açıklamamıştı. Ama acaba gerçek böyle miydi? Konuyla ilgili, yani onların başının niye dönmediğini araştıran yabancı kaynak bulunmuyordu. Bu da gayet tabii idi, çünkü yurdumuz dışında semazen bulunmuyordu ki, onlar üzerinde araştırma yapılsın. Yalnız, balerinlerde niye baş dönmesi olmadığını anlatan ACTA ORL’de güzel bir araştırma yazısını hatırlıyorum, içinde de Kuğu Gölü’nü oynayan balerin ile baletin nefis bir fotoğrafı bulunuyordu.

Neyse uzatmayayım, işin içinde sık yapılan egzersizler, habitüasyon ve adaptasyonun bulunduğunu açıkladım. Aleksander kanunundan faydalandım, atlas ve coğrafya kitaplarında bulunan o meşhur çizimin ışığında, dünyanın ekseninin 23 derece 20 dakika açı yaptığı için aynı anda dört mevsimin yaşanmakta olduğu gerçeğini; semâzenlerin başına, vestibüler sistemlerine, semisirküler kanallarına adapte ettim.

İlk defa benim ortaya attığım bu görüş çok tutuldu, popüler oldu. Bu konuyu Atatürk Kültür Merkezi’nce yayımlanmak üzere kitap hâline getirdim. O zaman bunu kuru, ruhsuz, sıkıcı bir tıbbî metin, kısacık bir rapor halinde takdim etmemek için, Mevlâna ve Mevlevîlik hakkında derinleşmem, özet şeklinde bile olsa bunlardan bahsetmem icap etti.
Mevlevîlik hakkında her konuşma yapanın müracaat ettiği, konunun “Elkitabı” hükmünde olan Ahmed Eflâkî’nin Millî Eğitim Bakanlığı Şark-İslâm Klasikleri” serisinden yayınlanan“Âriflerin Menkıbeleri” isimli eserini 1964 yılında alarak okumuştum, hem de defalarca. Bu eserden, ayrıca Mesnevî ve diğer Mevlevî külliyatından faydalandım. Neticede yazdığım kitap, Atatürk Kültür Merkezi yayınları arasında çıktı, iki baskısı yapıldı: “Mevlevîlikte Semâ Eğitimi ve Baş dönmesiyle İlgisi”

Şu anda benim görüşüm veya açıklama tarzım, yaygın bir kabule mazhar olmuş durumdadır. Öyle ki, birkaç yıl evvel Türkiye’ye gelen oğul Bush, kendisi için İstanbul’da, Saray’da yapılan semâ gösterisi sırasında, “Bunların başı niye dönmüyor?” diye sormuş. O sırada onun yanında bulunan bir gazeteci hanımefendi de, “Bu konuyu Prof. Dr. Fuat Yöndemli araştırdı, şöyle açıkladı” diyerek anlatmış. Bu hanımefendi, hemen arkasından telefonla arayarak, konuşulanlardan beni haberdar etti. Ertesi gün, Milliyet gazetesinde de, “Dr. Yöndemli, Bush’a cevap verdi” şeklinde bir başlıkla bunu haber yaptı, internette bulabilirsiniz…

Gelelim diğer kitaplarıma:

Tâ 1968’de, Ankara Tıp Fakültesi’ne ilk başladığım günlerde, yeni bir hevesle, fakülte rozetini alarak ceketimin yakasına takmıştım. Rozetteki birbirine sarılmış durumdaki iki yılan, benim dikkatimi çekmişti. Hâlâ da çekmeye devam ediyor. Konuyla ilgili bilgi ve bulgularımı kitap haline getirdim. İlk baskısı “Tarih Öncesinden Günümüze Yılan” iken, ikinci baskısı “Hayat Ağacı, Ejder, Yılan” oldu, sayfa sayısı da arttı. Tabii bu konu bitmiş değil, konusu olan yılan gibi uzadıkça uzuyor, yeni ilâveler yapıyorum, sanırım bin sayfaya ulaştı. Son durumuyla basacak bir yayıncı arıyorum, antr parantez belirtmiş olayım.

Doktorluk sadece bir bilim değil, aynı zamanda sanattır. Her ne kadar son yüzyıla kadar sanat yönü daha baskın olsa da, günümüzde bilim cephesi ağırlık kazanıyor. Ama bu durum, hekimlerin sanatla ilgilenmedikleri anlamına gelmez. Konusu veya materyali hep hastalar, dertli, ağrı ve ızdırap çeken insanlar olunca; hekim de bu iç karartan tabloyla başa çıkabilmek için kendini sanatın o rahatlatıcı, huzur verici, şefkatli kollarına atmaktan başka çare bulamıyor.

Bin dokuzyüz ellili, altmışlı yıllarda radyolarımız ne kadar güzeldi, nezihti. Hele öğlenleri saat 12’den, 13’teki haber bültenine kadar ne kadar güzel şarkılar çalardı! Kusura bakmayın ama, ben sosyal hayatta iyiye doğru gidildiğine inanmıyorum, bilakis Carnot prensibinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Bilhassa 1980lerden itibaren, radyo ve ona paralel olarak televizyonlarımız fecî bir şekilde bozulmaya, kirlenmeye başladı! Elimizde adam gibi müzik dinlemek için bir tek TRT-4 kalmıştı, onun da canına okundu!

Evet ne diyordum, evvelâ dilimiz, yani Türkçemiz bozuldu, sonra edebiyatımız, daha sonra da müziğimiz! “Karanlıktan şikâyetçi olmaktansa, bir ışık yakmak iyidir” diyerek, oturdum; hayâlimdeki hasbahçelerde dolaşırken kulağıma gelen o güzel nağmelerden, onların güftelerinden bir kısmını kâğıda geçirdim, ortaya “Sevda Sarmalı” çıktı. Değerli üstadım M. Ünal Erdoğan’ın ondan yaptığı bir beste, TRT’nin Türk Sanat Müziği röpertuarına kabul edildi, bundan da gurur duyuyorum.

Gelelim diğer eserlerime:

Bildiğiniz gibi hekimlik terminolojisi, ağırlıklı olarak Latince temeline dayanır. Zaten bu dil, İngilizce ve Fransızca da dahil olmak üzere, bütün Batı dillerinin aslını, esasını, temelini teşkil eder. Üstelik reçetede de Latince vardır. Ama tıp –ve eczacılık- talebelerinin faydalanabilecekleri, reçetedeki kısaltma ve diğer Latince terimleri açıklayacak derli-toplu bir eser bulunmadığından, bu işe de ben el atmak zorunda kaldım.
Önce tıp ve eczacılık talebeleri için yazmaya başlamışken, konuyu genişlettim. Savaş ve barıştan tutun da, kadın, aşk, aile, hukuk, bilim-cehalet, mantık, belagat,… gibi pek çok konuda Latince olarak söylenmiş en belli-başlı, meşhur sözleri, vecizeleri, okunuşları ve anlamlarıyla beraber bir kitap hâline getirdim: Fiat Lux/ Latince Sözler ve Deyimler böylece ortaya çıktı.

Daha başka kitaplarım, ayrıca yurt dışında, Rusça olarak basılmış olarak kitabım bile var ama, okuyucuları sıkmamak için burada kesiyorum.

Gördüğünüz gibi, kitaplarımın hiçbirisi, dinî içerikli değil. Benim kitaplarım, hayatın bütün yönlerini kucaklar. Eğer dinden bahsetmek gerekiyorsa, onun da adı geçer; ama sadece İslâm dini olarak değil. Hıristiyanlık ve Yahudilik de en az İslâm kadar, eserlerimde yer alır. Hele son kitabım olan “Hangi Mevlâna, Hangi Mevlevîlik, Hangi İslâm”da bunu kolayca görmek mümkün.

“Hangi Mevlana, Hangi Mevlevilik, Hangi İslam” kitabınızda eleştirel yaklaşımlarda bulunuyorsunuz. Okuyucuya bu eserinizle ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Evet, dediğiniz gibi eleştirel yaklaşımlarda bulunuyorum. Aslında bu konu da, bana düşmemeliydi; benden önce ve şimdiye kadar, onun gibi pek çok kitap yazılmış olmalıydı. Ama gelin görün ki, okumak bir tarafa, artık düşünen bir millet bile olduğumuz kanaatinde değilim! Kelime hazinemiz gittikçe daralıyor, ona bağlı olarak zihnî kapasitemiz de! Yıllardır Mevlâna ihtifâllerine katılırım, konuşmaların hemen hepsi birbirinin kopyesi! Hiçbir yeni ve orijinal görüş, fikir, hattâ eser bile yok! Tek yapılan, Eflâkî ile Abdülbaki Gölpınarlı’dan habire iktibaslarda bulunma ve bir de Mevlâna’yı yüceltme yarışı!

Mevlâna’ya çok büyük bir haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. “Mevlâna büyüktür”den, “Daha büyüktür”, “Çok daha büyüktür”, “En büyüktür” e kadar yükseldik. Artık ismi değil, sıfatı olan Mevlâna kelimesi bile milleti “kesmemeye” başladı, şimdilerde “Hazreti Mevlâna” lâfı ortaya çıkarıldı. Yanlış anlaşılmasın: Ben Mevlâna’yı severim, hem de çok. Ama zamanımızda Mevlâna fikriyatının içi boşaltıldı, “tabulaştırıldı!”

Bir tıp doktoru olduğum için şöyle söyleyeyim: Yeni bulunan veya ortaya atılan her bir ilacın yahut ameliyat tekniğinin bir de beklenmeyen, yan tesirleri vardır. Son derece objektif bir ilim dalı olan tıpta, bu istenmeyen- beklenmeyen yan tesirler, aksi tesirler açıkça belirtilir. Benim yaptığım, meseleye bir hekim gözüyle bakmaktan ibaret.

Az evvel bahsettiğim Eflâkî’nin o meşhur menkıbe kitabı, her konuşmacının ilk ve temel müracaat kaynağı. Ama bu eserde birbirine ters düşen, akla,mantığa, tıbba ve İslâm’a taban tabana aykırı o kadar çok menkıbe var ki! Demek ki, 2010 yılı itibariyle tam 657 yıl boyunca bu saçmalıkları benden başka hiçbir kimse fark etmemiş! Ortada sadece akıl ve mantık, üstelik bilim ve İslâm dışı bir yüceltme, dahası, tabulaştırma var!

Ben bu tabulaştırmalara, saçmalıklara dikkatleri çekmek istedim. Yaptığım sadece bu. Ama yüz binlerce basılan ve satılan kitaplar karşısında, benim kitabımı okumak şöyle dursun, duyan bile sınırlı sayıda. Onun için size teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Herkes Eflâkî’nin o eserini bilir, daha doğrusu duymuştur; herkes Mesnevî’den söz eder. Ama bunları okuyan, anlayarak okuyan; akıl, mantık gibi entelektüel fakültelerinin ışığı altında değerlendirmeye tâbi tutan kaç kişi var?

Ben bu kitabımı gerçek bir Mevlâna sevgisiyle kaleme aldım, onun hakkında yapılan değerlendirmelerdeki o aşırı yüceltmenin de, onu methetmek yerine, zemmetmek için yapıldığı kanaatine vardım. Çünkü bir insanı, etraftakilerin kızgınlık şimşeklerini çekmeden, düşmanlık duygularını uyandırmadan aşırı methetmenin, onunla alay etmek olduğunu herkes bilir. Günümüzde yapılan, bundan farklı bir tablo değil. Ben bu eserimde gerçek Mevlâna’yı, insan olan Mevlâna’yı anlatıyorum, onun etrafında 657 yıldır örülen yapmacık, sahte yüceltme duvarlarına dikkatleri çekiyorum.

Ben bu eserle, derin ve bilgili bir Müslüman olan Mevlâna’nın nasıl bir “Peygamber”, bir “Melek” yapıldığını, hattâ son merhale olarak nasıl “Tanrı”” yerine konduğunu, evet tekrar ediyorum, onun nasıl “Tanrılaştırıldığını” açıkça anlatıyorum.

Böyle bir eser, aslında benden çok daha evvel yazılmış olmalıydı, hem de yıllarca evvel. Ama yapılmamış, o kadar otorite, araştırıcı, ilim adamı bu işe el atmamış, hâlâ da atmıyor; bütün iş bu durumda bir tıp doktoru olan bana düşüyor, bana düştü!

Şunları bilhassa belirtmeliyim: Ben bu eserimde, şimdiye kadar hiç üzerinde durulmayan, dikkatleri bile çekmeyen pek çok önemli konuya parmak bastım.

Meselâ:

Mevlâna ve babasının, veya en azından Eflâkî’nin Armenofob (Ermeni sevmez) olduğunu, kendi ikrarlarıyla, ilk defa ben belirttim.
Cumartesi gününe gösterilen aşırı saygılı sözlerden hareketle, Eflâkî’nin bir prozelit olduğunu ilk defa ben açıkladım.
Eflâkî’nin o meşhur eserini yazarken Binbir Gece Masallarından, hagioraphique literatürden, Kitab-ı Mukaddes’ten kaynak belirtmeden pek çok iktibas yapmış olduğunu ilk defa ben açıkladım.
Pür islâmî olduğundan hiç şüphe edilmeyen, dokunulmaz ve tartışılmaz kabul edilen şahsiyetleri Eflâkî’nin kasıtlı olarak öyle tanıttığını; onlarla ilgili ve üzerinde asla fikir-mantık yürütülmeyen, hiç kritiği yapılmayan, tabu kabul edilen pek çok menkıbenin semitik ve ebraik, rabbinik literatürdeki kaynaklarını, esas yerini ilk defa bu kitabımda ben gösterdim!

Yani özet olarak bu eserimde “mutatis mutandis” yaptım: değişmesi gerekenleri değiştirdim.

Bundan dolayıdır ki, bu eserim, ilk defa ele alınan konular açısından, son derece orijinaldir, benim nazarımda Nobellik bir eserdir…

Bu kitabınızda kaynak zenginliği hemen dikkati çekiyor. Araştırmanız ne kadar sürdü? Sizin için özel olan eseriniz hangisidir?

Haklısınız. Çok okurum. Onun için kaynak olarak verdiğim eserlerin hepsi doğrudur, gerçektir. Sadece sayfa sayısını çoğaltmak niyetiyle kitaplarıma onların isimlerini eklemem.

Mevlâna’nın adını çocukluğumdan beri bilirim, kezâ görüşlerini de. 1960’ların başlarında, Konya Yüksek Tahsil Talebe Cemiyeti bir duvar takvimi çıkarırdı, her sayfasında Mevlâna’dan vecizeler bulunurdu. O kalitede takvimler, şimdi bulunmuyor. Aynı şekilde Mesnevî’yi de, daha ilkokuldayken okumuştum. Eflâkî’yi tanımam ortaokul yıllarımda oldu…

Sorunuza dönecek olursam, her kitabımdaki kaynaklar gayet zengindir. Son eserim olan “Hangi Mevlana, Hangi Mevlevilik, Hangi İslam”ı soruyorsanız, onu yıllardır, parça parça hazırlamıştım. İçindeki tekrarlar da zaten ondan ileri geliyor.

Aslında bu son eserim, Türkiye’nin kültürel durumu, seviyesi göz önüne alınacak olursa, epey erken yazılmış veya piyasaya verilmiş bir eser oluyor. Ahalinin veya konuyla asıl ilgili olması gerekenlerin bu kitabımın seviyesine on beş, yirmi sene sonra belki ulaşabileceğini söylersem, beni lütfen megalomanik bulmayın; bu benim son derece şahsî ve samimî fikrim!..

Benim için özel olan eserime gelince, bu, bir annenin hangi evlâdını daha çok sevdiği sorusuna verdiği cevaptan farklı olmaz. Ama son eserim, o da şimdilik en küçük evlâdım, yani şu an itibariyle son eserim olduğu için, daha fazla ilgiye muhtaç…
Ben her eserim için zaman harcadım. Göz nurumu döktüm, kafa patlattım. Onun için benim her eserim özeldir. Asıl eserlerim, henüz kâğıda dökmediğim, kafamda hazırlamaya devam ettiğim eserlerimdir…

Şuanda üzerinde çalıştığınız bir projeniz yada bundan sonra değinmeyi düşündüğünüz konular nelerdir?

Deminki sorunuza cevap verirken, son paragrafta, bu sorunuza da cevap vermiş oldum. Evet, tıpkı şimdiye kadar yazdığım, hazırladığım eserlerim gibi, yine orijinal, şimdiye kadar ele alınmamış konularda, yepyeni eserler düşünüyorum, tabii kısmet olursa…

Türkiye’deki kitap okumaya olan ilgisizliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Önce ekmekler bozuldu” diye bir söz vardır. Bu kötüye gidişte en son suçlanacak olanlar, okuyucular veya talebeler…

Yıllarca halkın diliyle oynandı, düşündüklerini içinden geldiği gibi ifade etmesi engellendi. Ben Ereğli Lisesi’ndeyken bir edebiyat öğretmenimiz: “Bundan sonra öztürkçe kullanacaksınız, bu arada imlâ hatası da, mantık hatası da yapsanız mühim değil; ben artık öztürkçe kullanmanıza göre size iyi notlar vereceğim” demişti! Dilimizin, Türkçemizin bu acınacak, zavallı duruma düşmesinde daha başka sorumlu arayacak mısınız?

Siz bana kitap okuyan, maaşından önemli bir meblâğı her ay sigara yerine kitaba yatıran örnek öğretmenleri gösterin; ben de sizlere onların yetiştirdiği aydın fikirli, ufku açık, pırıl pırıl bir yeni nesil göstereyim…

Gelelim günümüz gerçeğine: Kelime hazinesi daraltılmış bir nesil… Kelimelerle düşündüğümüze göre düşünemeyen; düşünce organı beyin olduğuna göre, beyni dümura uğratılmış bir nesil…Dede ile torun bir tarafa, babasıyla çocuğunun aynı kelimeleri kullanmadığı, dolayısıyla anlaşamadığı bir millet…

Geçenlerde ilkokula giden kızım, özel bir kuruluşun hazırladığı test sorularını bana gösterdi. Ben ki, kaç deve yükü kitap okuduğunu hesaplamaktan âciz biriyim, kaç bin cilt kitap okuduğumu söyleyemem, kelime hazinemi bilenler bilir; o soruları ben anlayamadım!.. Böyle uydurma kelimelerle çöküş ve yok oluştan başka nereye gideceğimizi zannediyorsunuz?

Yürüyerek işe giderken, her sene Haziran ayında, tam da okulların tatile girdiği günlerde, çöp kutuları etrafında yırtılmış, parçalanmış, kısmen yakılmış defterler, ders kitapları ve hattâ çantalar görürüm. Düşünebiliyor musunuz, çocuklarımızı dersten, okumaktan, kitaptan öyle bir soğutmuşuz, onlara öyle düşman etmişiz ki, “eşeğini dövemeyen, semerini dövermiş” kavli muktezâsınca, çocuklarımız hırsını kitaplardan çıkarıyor!

Bu çocuklar büyüyünce, artık onlara hiç kitap okutabilir misiniz? Veya onlara hiç kitapları sevdirebilir misiniz? Sadece ders kitaplarını okurlar, ama mecburiyetten. Ders yılı sona erince de, bütün vahşi dürtülerini zavallı ders kitaplarına karşı gösterirler: onları yırtar, koparır, parçalar ve yakarlar!

Onun için evvelâ en aşağısından en yukarısına kadar millî eğitimcileri eğitelim, onları yeniden kitapla dost kılalım, onlar çocuklara kitap okuma sevgisini zaten vereceklerdir… Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıklarının neşrettikleri o kaliteli kitapların artık basımından vaz geçildiğinden, yayınevlerinin de kapatıldığından haberiniz var mı? Üstelik bunun son yıllarda gerçekleştirildiğini biliyor muydunuz? Daha fazla zülf-i yâre dokunmayayım…

Yazdığınız kitapları ve aldığınız yorumları düşünürsek ulaşmak istediğiniz hedef kitleye doğru bir şekilde ulaşabiliyor musunuz?

Hepimiz geçiciyiz… Ancak bırakacağımız eserler kalıcı…Ne demişler: “İnsan ölür, eseri kalır…”

Bana düşen, bilgimi –tabii isteyenlere- aktarmak, bezletmek. Şahsen, sadece bugünkü nesil için yazmıyorum. Benim asıl hedef okuyucu kitlem, ileride –tabii o vakte kadar millet ve devletimizin payidar kalmasını diliyorum- ortaya çıkacak olan, beynini, kafasını kullanan; düşünerek, entelektüel melekelerini çalıştırarak, kritik yaparak okuyacak olan yeni nesiller. Eğer onlar da okumazsa, ne yapayım, yabancı ülkelerde bulunan Türk Dili ve Edebiyatı araştırıcıları, şarkiyatçılar, yani oryantalistler sağ olsunlar…

Onun için kusura bakmayın ama, broşür kalınlığında, 50-100 kelimeyi geçmeyen bir kelime hazinesiyle kitaplar yazmayı kimse benden beklemesin. Benim bütün kitaplarım belirli bir seviyenin üstündekilere hitap ediyor, tabii yazmayı düşündüklerim de… Benim bütün eserlerim orijinaldir, hepsi daha evvel ele alınmamış konulardır. Ele alınmayı bekleyen ne kadar da çok konu var!...

Peki kitapokuyoruz.com hakkında ki düşüncelerinizi öğrenebilirmiyiz?

Elli altı binden fazla kitabı okuyucuyla buluşturmak… Kitap fuarlarına katılmak, onlar hakkında ilgilenenleri haberdâr kılmak…
Bunlar az işler midir? Saygı duyuyorum, çok takdir ediyorum.

Son olarak okuyucularımıza söylemek istedikleriniz nelerdir?

Ben evvelâ hekim, daha sonra yazarım. Ama “insanî olan hiçbir şeye yabancı, uzak değilim.” (Homo sum ile başlayan o güzel Latince vecizeyi telmih için söylüyorum.) Meşhur bir Batılı müsteşrikin hakkımızda dediği gibi evvelâ topraklarımızı kaybettik. Sonra da dilimizi, kültürümüzü, edebiyatımızı, musikimizi,… en sonra da aklı selim ile düşünmeyi!...

27 Mayısçı Cemal Gürsel “Çalışınız, çalışınız, çalışınız” demişti. Ben de “Okuyunuz, okuyunuz, okuyunuz” diyeceğim. Okuyan insanın ufku genişler, fikrî dünyası genişler, entelektüel kapasitesi genişler ve beyni gelişir. Tabii bu noktada “ama ne okuyayım, piyasadaki yavan-yanlış, basit eserler beni tatmin etmiyor, bana hitap etmiyor” diyenler için varım; onlar için yazıyorum…

Röportaj için çok teşekkürler Sayın Yöndemli.

İrtibat & Düzenleme : Uğur ADSAY




Bilinçli Bir Toplum Adina! 2007-2011 KitapOkuyoruz.com
Sitedeki yazilarin tüm haklari ve sorumlulugu yazi sahiplerine aittir.
Yazilarin izin alinmadan kopyalanmasi ve kullanilmasi 5846 sayili Fikir ve Sanat Eserleri Yasasina göre suçtur
.
kitap ucuz kitap yeni kitaplar en çok satan kitaplar çok satan kitaplar Yemek Tarifleri


Takip Edilenler
Puanlananlar
Röportajlar
Yardim Bekleyen Okullarimiz (!)
Tesekkürler